Yazı Detayı
18 Ağustos 2020 - Salı 15:50 Bu yazı 389 kez okundu
 
Türkülerimiz
Ömer Sabri KURŞUN
 
 

Bu konu çok derindir ama şöyle başımızı uzatıp Türkiye Türk'ü penceresinden bakalım, nerden gelmiş nereye gidiyor, nerede konaklıyor, kimlerin gönlünde yuvalanmış türküler. Yani kısacası Türkülerimizden söz edelim istedim. 

Ama önce: Türkü Türk'ün neresinde ve Türkü nedir, konuyu bir araştıralım, inceleyelim anlayalım, anlamaya çalışalım…

Dostluğun, sevginin ve aşkın maddeye müncer olduğu günümüzde, sadâkâtin, hasbîliğin, fedâkârlığın ve ferâgatin menfaat denizinde boğulmaya yüz tuttuğu dünyamızda bu gün her zamankinden çok daha fazla türkülerimizin ruhunu idrak etmek ve sözlerinin sırrına ermek mecburiyetinde değil miyiz?

Türkçe söylenmiş şiir anlamına gelen "Türkü “nün "Türkî" sözünden geldiği görüşü ittifakla kabul edilmiş bir görüştür. Yani, "Türk" kelimesine Arapça "î" ilgi ekinin getirilmesiyle vücut bulmuştur. "Türk'e has" anlamına gelen bu söz halk ağzında "Türkü" şekline dönüşmüştür.
Türkü sözü muhtelif Türk boylarında farklı kelimelerle isimlendirilirler. 
Türküyü Azeri Türkleri mahnı, Başkurtlar halk yırı, Kazaklar türki, türik halık äni, Kırgızlar eldik ır, türkü, Kumuklar yır, Özbekler türki, halk koşiği, Tatarlar halık cırı, Türkmenler halk aydımı, Uygur Türkleri de nahşa, koça nahşisi derler.
Türkü terimi ilk defa XV. yüzyılda Doğu Türkistan'da aruz vezniyle yazılmış ve özel bir ezgi ile söylenmiş ürünler için kullanılmıştır. 
Burada değerlendirmeye çalıştığımız hece vezni ile söylenmiş türkülerin Anadolu'daki ilk örneğini ise, XVI. yüzyılda buluruz. Türkü şekline uygun ve türkü adını taşıyan ilk örnek XVI. yüzyıl halk şairlerinden Öksüz Dede'ye aittir.

Türk halk edebiyatında en çok kullanılan şiir türlerinden biri olan türküde, Anadolu halkının acıları ve sevinçleri anlatılmıştır. Türk halkının yaşadığı her olay türkülerin konusu olabilir. Bu konuda Ahmet Hamdi Tanpınar, “Türk insanının yazılmayan romanı türkülerde saklıdır” demiştir.
Bir ezgi ile söylenen halk şiirinin her çeşidini göstermek için Türkiye'nin sözlü geleneğinde en çok kullanılan ad "Türküler"dir. Özel durumlarda ya da ezginin, sözlerin çeşitlemesine göre ninni, ağıt, deyiş, hava adları da kullanılmaktadır.
Türkü, Türk halk edebiyatı nazım şekli ve türüdür. Ezgisi yönüyle diğer halk şiiri türlerinden ayrılır. Türküler genellikle anonimdir. İsimleri bilinen saz şairlerinin söyledikleri de giderek halka mal olmuş ve bunlar da anonimleşme eğilimine girmiştir. Türkü söylemeye "türkü yakmak" da denir.
Türkü kelimesi incelediğinden Türklere ait olan şiir manasında “Türk-i” kelimesinden türemiştir. Türküler yüzyıllar boyunca sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığı için zamanla kimin yazdığı unutulmuştur. Türküler iki bölümden oluşmaktadır. Türkülerde asıl sözlerin bulunduğu yer bend bölümüdür. Bendleri birbirine bağlayan ise kavuştak olarak adlandırılan nakarat bölümüdür.

Türküler çeşitli özelliklerine göre üç başlıkta inceleyebiliriz:
1. Ezgilerine Göre Türküler
Ezgilerine göre türküler kırık havalar ve uzun havalar olmak üzere iki başlıkta incelenir.
Kırık Havalar: Aynı zamanda usullü havalar olarak bilinir. Bu tür türküler arasında şunlar yer alır: Horon, zeybek, halay… 
Uzun Havalar: Usulsüz hava olarak da adlandırılır. Divan, bozlak, hoyrat…
2. Konularına Göre Türküler
Konularına göre türküler oldukça çeşitlidir: Ninni, çocuk türküleri, aşk türküleri, ölüm türküleri, kahramanlık türküleri…
3. Yapılarına Göre Türküler
Dörtlüklerle oluşan türküler, iki dizeden oluşan türküler, üç dizeden oluşan türküler…
Türkünün Özellikleri
1. Her konuda türkü yazılabilir: aşk, ayrılık, ölüm, tabiat…
2. Türküler bend ve kavuştak olmak üzere iki bölümden oluşur.
3. Türküler heccenin daha çok 7,8 ve 11’li kalıplarıyla söylenmişlerdir.
4. Türkülerin son dizesindeki kavuştak bölümü her dörtlük sonunda aynen tekrar tekrar eder.
5. “aaab cccb dddb” ya da”aaabb cccbb dddbb” şeklinde kafiyelenirler.
6. Türkülerin kendilerine özgü ezgileri vardır.
7. Türkülerin bölgelere göre farklı isimleri vardır.
8. Türküler anonim olmasına rağmen bazı türkülerin söyleyeni bellidir.
9. Divan edebiyatındaki şarkının halk edebiyatındaki karşılığıdır.

İşte Türkü deyip de geçtiğimiz geçmişten günümüze aktarılan tarihi mirasın, Kültür ve Medeniyetimizin genetik şifreleri ile dolu türkülerimizin hem sözleri, hem müzikal yapıları itibariyle taşıdığı değerden bugün ne kadar haberdarız ve sahip olduğumuz bu hazinenin ne derece bilincindeyiz?
Aslında “türkü” derken olmuş bitmiş bir müzikal yapıdan, dondurulmuş bir tarih veya zaman diliminden değil; her söylenişinde yeniden inşa edilen, her an kendini yeniden üreten son derece canlı ve dinamik bir oluşumdan söz ediyoruz. Ozanın dilinde, telinde sürekli yeni anlamlar kazanan; sadece söyleyeni ve dinleyeni değil, yakanı, havalandıranı da her seferinde yeni bir yolculuğa davet eden türküler; hayatımızın her ânını kucaklayan çeşitliliği ve zenginliği ile doğumdan ölüme –yani ninniden ağıta- bu fâni dünyadaki yolculuğumuzu hikâye eder. Bu, aynı zamanda Veysel’in iki kapılı handa gece gündüz gittiği o uzun ince yoldur.

Türküler bizi söyler yüzlerce yıldır, biz türküleri… Türkü “biz ”iz aslında; en sade, en yalın, en insan halimizle biz… Sevdalarımız, gurbetlerimiz, ayrılıklarımız, yoksulluk ve acılarımız kadar dualarımız ve beddualarımızı da türkülere ısmarlarız. Gün olur türkülerimiz serâpâ insan, insanımız tepeden tırnağa türkü kesilir. Türkülerimizin buram buram insan, insanımızın burcu burcu türkü kokması bundandır. Türkü’ye uzak olmak kendimizden uzaklaşmaktır bir bakıma. Türkü vatansız, vatan türküsüz olur mu hiç? Türküsüz kalmak ise gurbette olmanın diğer adıdır.
Bin bir acı ve gözyaşıyla dolu coğrafyayı vatan yapma maceramızdan, en mahrem gönül serüvenlerimize kadar her şeyimizi türkülerle dile getirmişiz. Türkülerin dili Türk’ün dilidir; yalın, yapmacıksız, ana sütü gibi ak, ana sütü gibi helal. “At, avrat, silah”ın yanına ‘türkü’yü koymayışımız unuttuğumuzdan değil, her üçünü de türkülerle sarıp sarmaladığımız ve türkülerin vicdanına emanet ettiğimiz içindir. Şimdiye kadar emanete ihanet eden, yalan söyleyen bir türkü ise ne görülmüş, ne duyulmuştur. Sözün kısasını Tanpınar söylemiş: “Biz bu türkülerin milletiyiz.”
Türk toplumu, duygularını, yaşadığı olayları, efsanelerini türkülerle dile getirmiş, türkülerle yaşatmıştır. Türk kültüründe askerlik ve vatan sevgisi, bu uğurda yapılan kahramanlıkları anlatan
hikâyeler büyük öneme sahiptir. Bu önem, yakılan türkülere yansımıştır.

Aşk ateşine düşen, milyonlarca insanımızın ortak duygularını türkülerimiz ifâde eder... İnsanımızın doğumundan ölümüne kadar olan her hâline, günlük hayatın bütün veçhelerine türkülerle vâkıf oluruz. Yüreğimize hapsettiğimiz acı, tatlı hatıralarımızı türkülerimizle yâd ederiz...
Ayrılığı, kavuşmayı, sitemi, kahrı, kadere isyanı, hasreti, gurbeti, ümidi, teselliyi, mutluluğu, hüsrânı... Hep türkülerde buluruz. Türkülerle hâlleşir, türkülerle dilleşiriz... Hayatın tamamına türkülerle nigâh-ban oluruz. Milletimizin her hâlini türkülerle biliriz...

Türküler, çeşitli duygu ve durumları ifadenin yanı sıra, tarihsel olaylar, sosyo-ekonomik şartlar, kültürel değişimler ve toplumsal yönelimleri de yansıtır. (Göher, 2010: 173)
Türkülerin incelenmesi, sadece müzisyenlerin değil toplum bilimcilerin ve diğer bilim insanlarının da dikkatini çekmeye değerdir. Türküleri, sadece birer folklor malzemesi olarak değil, toplumun yönelim göstergesi ve anlatım aracı olarak görmek gerekir. (Gökçe, 1982: 11)
Türküler her ne kadar içerdikleri beşeri temalarla bütün insanların duygularını yansıtsalar da, pek çok özellikleri bakımından mahalli ve millidirler. Kökleri, oluştukları toplumun
içindedir. Türküler çok önemli birer değer taşıyıcısıdır. Sosyal değerler, türkülerle insandan insana, kuşaklardan kuşaklara aktarılır. Türküler, bu değerlere açık veya dolaylı olarak destek verir ya da karşı çıkar. (Başgöz, 2008: 144)
Müzik eserleri, başka kaynaklarda söylenmemiş duygu ve olayları dillendirir, deneyimleri anlatırlar. (Small, 1996: 2) Türküler de kimi zaman tarih kitaplarının söz etmediği detayları aktarır.
Tarih kitapları, kocasını Sarıkamış’ta, Allahuekber Dağları’nda donarak ölmeye gönderen gelinlerin, baş başa verip sabahlara kadar ağladığından, çifti kızın ve gelinin sürmek zorunda kaldığında söz
etmez. (Başgöz, 2008: 40) Bu dokunaklı durum, türkülerde dile gelir:

Türküler, en yalın hâliyle, ama en güzel bir biçimde bizim kültürümüzü terennüm ettiği için binlerce yıldan beri dilden dile dolaşır, nesilden nesile ulaşır. Türkülerimiz, söyleyenin gönlünü bir hoş ederken, yüreğimize saplanan nağmeleriyle de dinleyeni “içmeden sarhoş” eder. Tevârüs edilmiş bir asâletin bütün güzelliklerini türkülerimiz anlatır. Türkülerimizde; neş’emiz, sevincimiz, sabrımız, derdimiz ve ıstırabımız dile gelir. Türkülerimiz, “her yanımızı esrarlı bir şafak ışığıyla saran” gönül dünyamızın sönmeyen yıldızlarıdır...

Türkülerimizi bilmeden Türk’ü bilirim demek, alfabeyi öğrenmeden kitap okumaya benzer. Anadolu insanının; hayatındaki mağduriyeti, yaşadığı mahrûmiyeti, tevekkülündeki mazlûmiyeti, tavrındaki mahcûbiyeti, aşkındaki mâsûmiyeti, gönlündeki muhabbeti, hayâlindeki saâdeti, iç dünyasındaki samîmiyeti, heyecânındaki kudreti, rûhundaki asâleti, sevdâsındaki iffeti, kalbindeki ülfeti, kızgınlığındaki hiddeti, öfkesindeki şiddeti ve duygularındaki haşmeti ancak türkülerimiz anlatabilir.
Netice olarak bizim türkülerimiz; hayatın her kesitinden, tarihimizden, coğrafyamızdan, inancımızdan, değer yargılarımızdan, ruh kökümüzden, hayatı kavrayış biçimimizden pasajlar taşıyan mükemmel âbidelerdir.

Bizim türkülerimiz, modern çağın metalik gürültülerinden meydana gelen; yılan tabiatlı, timsah ruhlu, kaktüs görünümlü pozitivist dünyadan yükselen bir ses kirliliği olmadığı gibi; aklı putlaştıran, aşkı öldüren duygu fakiri bir nota karmaşası da aslâ değildir.
İçimizi yakan türküler başımızda boz dumanlar tüttürür. Teselli verirken bile elemin bir başka burcunda gönlümüzü mesken tutturur. Aşkın hudut tanımayan coşkusunu, ahde vefânın ne demek olduğunu ve insanoğlunun gem vurulamayan duygularını ancak türkülerimiz anlatabilir.
Sözü hikmetli kılan nasıl şiirse, şiiri de kanatlandıran müziğin o efsunkâr ritmidir... Şuur altındaki ilhamların bir tezahürü olan şiir, müziğin büyülü atmosferinde emsâlsiz bir güzelliğe erişir. Şiirdeki letâfete, mızrabın tellerle vuslatı eklenince; perde perde dokunan mısralar, dokunaklı bir ezgi hâline gelir. Duygulardan dile yansıyan dizeler, notaların o esrarlı kanatlarını taktığı zaman; gönül semâlarımızda şehbal açarak canlılık kazanır. Kalbimizdeki en içli duyguları ifâde eden bu güzelim ezgiler, kültür dünyamızda şekillenip, gönül gergefimizde nakışlandıktan sonra, zamanın sînesinde demlenerek bir muammânın sırrıyla hemhâl olur ve “türkü” adını alır.

Gelin türkülerimizden birisine şöyle bir bakalım. Ne demek istemiş bu türküsünde usta ve neler demiş diğer ustalar bu hususta… 
İşte bu türkülerimizden birisi olan;
‘’Güzel seni çok özledim’’ türküsü; söz ve müziği, 1931'de Kıbrıs Gönyeli'de doğan, 23 Ekim 2017 tarihinde 86 yaşında iken vefat eden, TMT saflarında da hizmetler vermiş, emekli öğretmen, besteci, turizmci ve yazar Ekrem Yeşilada‘ya, derlemesi de Muzaffer Sarısözen'e ait bir Kıbrıs türküsüdür. Ekrem Yeşilada aslında söz ve bestesini yazdığı "Beşparmak Dağı Sıra" türküsüyle tanınmıştır ama ’’Güzel seni çok özledim’’ türküsünü bir başkadır…
Nasıl da naif bir cümleyle başlar Türkü şu cümleyle: "Bir mendil aldım dereden" derken, dere kenarına düşmüş bir mendili alan aşık canlandırmayız gözümüzde...
Âşık öylesine ağlamıştır ki gözlerini silmekten mendili sırılsıklam olmuştur. Ancak sevdiği üzülmesin diye ağladığını da belli etmek istemez, gözünü sildiği o mendili dereden aldığını söyler.
Belli ki, yine de kıyamaz sevdiğini üzmeye, acındırmak istemez kendini yârine...
Bu ayrılığından dolayı yârı gücenmesin diye yârinden sitem de etmez, gider de Yaradan’dan sitem eder, Yaradana dert yanar, ‘’bin bir derdim var yaradan’’ diye… Yârdan gelen mektup hasretini dindirmez, sille gibi gelir mektup kendisine… hasret öyle yamandır ki; sevinilmesi gereken bir mektup yetmez dindirmeye acısını... Öylesine bir kalbi yalvarış ki sazın telinden çıkan nağmelere yüklenir arşı alaya çıkar feryadı fiğan, yar gelsin istenir, sarsın, sarmalasın seven sevdiğini istenir dinlerken gözlerine sığmaz yaşların...

Âşığın ‘’güzel seni çok özledim’’ derken de öyle bir ‘’çok’’ değişi vardır ki, nasıl söylenir bilmiyorum, bu ‘’çok’’ dan daha çok başka bir şey yoktur gibi geliyor insana.. 
Çok özlemiş işte çok, hem de pek çok… Bütün bu sözlerinin de ‘’hakikattir bu sözlerim’’ diyerek aşkının, özleminin, sözlerinin hakikat olduğunu söylüyor âşık: ''Sever isen beni dinle, güzel seni çok özledim’’
Nasıl sevilmesin dostlar bu güzelim türkü...

Ve kimi, neyi, nasıl özlemişseniz özleyin, gün boyu dudaklarınızda mırıldansın dursun bu türkü:
’’Güzel seni çok özledim’’ türkünün en hakiki sözüdür. Birini sevmeden evvel bir türküyü sevin derim.
Kalbiniz size her seferinde " ömür geçer hep bu yolda" diyebiliyorsa, sevecek yüreğiniz var demektir.
Eğer yoksa es geçiniz sevmeleri.
Böylece ne can yakmış olursunuz, ne de zalim olursunuz...
Birini sevmek, bir güzeli çok özlemek bile zor zanaat bu devirde, öyle değil mi?
Aklınıza gelmesini istemediğiniz, en derinlerinizden çıkarmak için uğraş verdiğiniz, hatırlamak istemediğiniz biri varsa dinlemeyin. Dost tavsiyesi...
Türkülerimiz konusunda söylenen o kadar sözler, yazılar ve kitabeler, kitaplar, araştırmalar var ki; anlat anlat, yaz ayaz bitmez. Çünkü bütün kültür unsurları Türklerin yaklaşık 15 bin yıldır dünya üzerinde olduğunu ve muhteşem bir medeniyet ortaya koyduğunu göstermektedir. Türkler gittikleri hemen her yerde kimlik kartlarını coğrafyaya yer isimleri ve türküleri ile de kazımışlardır… 

Bu konuda son sözü Sn. Dr. Mehmet Güneş bırakalım…
“Hâsılı türkülerimiz; sazın söze, sözün saza Türk’çe düşünüp, Türkçe söylediği muazzam kitabelerdir. Türkülerimiz; Uluğ Türkistan’dan yayılan sesin, Anadolu yaylasında bâzen Yavuz’ca, bâzen de Yunus misâli yankılanmasıdır. Türkülerimiz; bizim olan desen ve motifleriyle, bize has ifâde ve dizeleriyle, bizi anlatan muhtevâ ve müktesebâtıyla, gönül burçlarımızda dalgalanan ‘ses ve söz bayrağımızdır’ demiş…

‘’Güzel seni çok özledim’’

Bir mendil aldım dereden
Yolum geçmez yar buradan
Bin bir derdim var yaradan

Güzel seni çok özledim
Üç ay oldu yol gözlerim
Hakikattir bu sözlerim

Bahar çiçek açar dalda
Ömür geçer hep bu yolda
Benim gönlüm değil malda

Güzel seni çok özledim
Üç ay oldu yol gözlerim
Hakikattir bu sözlerim

Selam gelir mektub ile
Mektup değil bu bir sille
Sever isen beni dinle

Güzel seni çok özledim
Üç ay oldu yol gözlerim
Hakikattir bu sözlerim
(Ekrem Yeşilada)

Hadi kahvenizi alın, oturun bir köşeye. Ruhumuzu keşfe çıktık, sizde de katılın bu serüvene...
Kim; Barış adına, Sevgi adına, İnsanlık adına yoklama alırsa, Ben; ‘Buradayım’
Atalarımızdan emanet aldığımız bu Vatanın sahipleri yalnızca bu Vatanı karşılıksız seve bilenlerdir…
Sevin sevilin. Sevgi bizlere bahşedilmiş en yüce duygulardan birisidir...
Hoş kalın, hoşça kalın, dostça kalın ama kalbinizde hep sevgiyle kalın değerli okurlarım… 

20.07.2020

Faydanılan kaynaklar:
Tanses, H., (2005) Öyküleriyle Halk Türküleri. İstanbul: Say Yayınları.
Turhan, S., (2003) Türkülerimiz ve Hikayeleri. İstanbul:  Alfa Yayınları/ turkyurdu.com.tr & internet araştırmaları…
Özbek, M., (1975) Folklor ve Türkülerimiz. İstanbul: Ötüken Yayınları.

 
Etiketler: Türkülerimiz,
Yorumlar
Haber Yazılımı